Beynimiz, Deha ve Otizm

dahivezeka

Beynin yapısına, işleyişine dair bilgilerimiz henüz çok az. Bildiğimizi sandığımız çoğu şey de değişiyor devamlı. Bilim dünyasının içinde ve dışında bu konu ile ilgili yanlış kullanılan pek çok kavram mevcut. Örneğin “dahi”, “deha” kavramları. Aynı durum “üstün zeka”, “yetenek” kavramları için de geçerli. Genel kullanıma bakarsak, bu nitelemelerin doğuştan gelen yetiler olduğuna dair bilincimizde ya da bilinç altımızda bir ön kabulün olduğunu anlarız. Öyle ki, bu ön kabuller sözlük tanımlarına kadar sinmiş durumdadır. Ama bunların bilimsel bir çerçeveye oturduğunu söylemek pek mümkün değil. Oysa kavramları tutarlı bir şekilde kullanabilmek için onlara bilimsel verilerin ışığında bakmak gerekir. Bu konuda bir örnek vermek için, TDK’nin çevrimiçi sözlüğünde “dahi” sözcüğünün karşılığına bir bakalım:
“Olağanüstü yeteneği ve yaratıcı gücü olan kimse, deha:

“Atatürk, bilmek için öğrenmiş olmaya ihtiyacı olmayan dâhiler soyundandı.”- H. Taner.”

Sözlük anlamına dikkat ettiğimizde “olağanüstü yeteneğin” nereden kaynaklandığı belirtilmiyor. Farklı sözlüklere bakarsanız “dahi” sözcüğünün tanımının çok değişmediğini ve genel olarak “olağanüstü şeyler ortaya koyan zihin” tanımı içine oturtulduğunu görürsünüz. Çözümlemesi çok net yapılmamış bir kavram için makul bir tanım gibi duruyor. Fakat çevrimiçi sözlüğün “dahi” tanımında alıntı olarak kullanılan cümlede olduğu gibi, gayet net bir şekilde doğuştan gelen bir ayrımın altı çizilmektedir ( o cümlede daha da ileri gidilerek yeteneğin bilgi ile olan ilişkisi de sıfırlanmış). “Yetenek” kavramı, sözlüğe göre; eğitim bilim (pedagoji) açısından kalıtsal bir niteliğe sahip görünüyor. Dolayısı ile “dahi” nin sözlük anlamında açık olarak belirtilmemiş olsa da, “olağanüstü yetenek” nitelemesinin tanımda geçmesi ile aslında “kalıtsal olarak olağanüstü” bir özelliğe vurgu yapılmaktadır.

Oysa dehanın göstergesi ortaya konan üründür, doğuştan gelen yapısal bir ayrıcalık değil. Bir emek ve bu emeğin gerçekleşmesindeki etkenler bütününü kavramak, çok yapmaya alışık olduğumuz bir düşünce tarzı değil. Durumun böyle olmasının bir çok nedeni olabilir. Bunlardan bir kaçını sıralayalım:

– Zeka, zihin, akıl, yaratıcılık, bilinç gibi kavramlar bilimsel anlamda daha yeni çözümlenmeye başlamıştır.
– Çok eskilerden beri, fark yaratan insanların “ayrıcalıklı” (seçilmiş) insanlar olduğuna dair tinsel boyuttaki algılama oldukça yaygındır.
– İnsan, kendisinin başaramadığı işleri yapan birey ile arasındaki farkın, irade ve emek olmasından çok, doğuştan gelen yapısal bir ayrılığın sonucu olduğuna inanmaya daha hevesli görünmektedir.Bu inancın getirdiği ruhbilimsel rahatlama, bu tür bir davranışın açıklaması olabilir.Kısaca “sorumluluktan kaçma” olarak özetleyebiliriz.

Bizim “yetenek” diye ifade ettiğimiz her husus sağlıklı bir insan tarafından ucu açık olacak şekilde kavranıp, gerçekleştirilebilir. Bunu zekanın ve bilincin tekil yapıda değil farklı işlevlerin bir arada çalışması ile oluşan olgular olmasından çıkarabiliriz. Üstün zekanın doğuştan olduğuna dair ya da yapısal bir takım özgün hallerin sonucu olduğunu belirtir bilimsel verilerin bulunmamış olması da, bahsettiğim düşünceyi destekler niteliktedir.

Bu aşamada bir noktayı belirtmekte fayda var; “yetenek” kesinlikle kalıtsal değildir demek çok tutarlı olmaz. İnsanlar fiziki özellikler bakımından birbirinden farklılıklar gösterir. Bir insan kalıtsal anlamda, atletik kemik ve kas yapısına sahip olabilir. Kuşkusuz bu özellikler bazı alanlarda başarı sağlamasına katkıda bulunacaktır. Bedenin görünen kısımlarının farklılıklar göstermesi, zihin ile paralellik kurarak, zeka içinde aynı şeylerin düşünülmesine neden olabilir, fakat zihin bedenin görünen kısımlarına göre daha karmaşık bir yapıya sahiptir. Uzun boy, kalın kemik veya kas yapısı algısal olarak daha kolay sınıflanabilir. Siz olağan dışı ağırlıkları kaldırabilen bir insanın kemik ve kas yapısına bakarak hemen bir neden-sonuç ilişkisi kurabilirsiniz. Oysa zihin, ağırlık kaldırmaktan, yükseğe zıplamaktan farklı olup, kolayca sınıflanamaz.Diğer fiziki işlevler gibi tekil bir yapısı yoktur. Gelişkin yuvarlak kaslar ile ağırlık arasında kolayca bir ilişki kurabilirken, zihin ile zihinsel faliyet arasındaki ilişkiyi belirlemek çok zordur. Kültür, çevre şartları, karakter özellikleri vs. gibi sayısız değişken işin içinde olduğundan, karmaşık bir ilişkiler yumağı bulunmaktadır. Ayrıca beynin kalıtımsal olarak farklılık göstermeyeceği gibi bir yargı da tutarlı olmaz (ör: solaklık, otizm, algı eşiklerindeki farklılıklar vs.).Eğer zeka gibi kavramların kalıtsal olup olmadığını tartışıyorsak neyin doğuştan neyin sonradan olduğu tutarlı bir şekilde ortaya konmalıdır. Bilimsel anlamda zekanın doğuştan belirlendiğine dair her hangi veri bulunmamaktadır. Dolayısıyla zeka, yetenek kavramı ile açıklanacak ise, sözcüğün “sonradan edinilen yeti” anlamı kullanılmalıdır.

Beynin değişik bölgeleri farklı işlevleri yerine getirme konusunda uzmanlaşmıştır, fakat bu uzmanlaşmaların keskin hatları yoktur.Zihinsel faliyetlerimizi gerçekleştiren nöronların yapısal anlamda beynin diğer bölgelerindeki nöronlar ile farklılık göstermediği biliniyor. Öyle ki konuşma yetisini gerçekleştiren nöron, duyma ya da dokunma yetilerini gerçekleştiren nöronlardan farklı yapıda değil. Hatta böceklerdeki bir nöron ile beynimizde bulunan nöronlar için de aynısı söylenebilir. Bu noktada uzman nöronların kurduğu “özel örgüler” önem kazanıyor. İşlev çeşitlenmeleri, yapısal farkların değil örgütlenme biçimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Bunu daha iyi anlamak için, beyin hasarı görmüş ve konuşma yetisini kaybetmiş bir hastanın durumunu düşünelim. Hastanın, beynin konuşmayı destekleyen bölgesinde tümör vardır ve bu yüzden o bölgenin bir kısmı alınmıştır. Ameliyattan sonra hasta konuşma yetisini kullanamaz durumu gelmiştir. Zamanla ve yapılan alıştırmalar ile beynin konuşma yetisini tekrar kazandığı saptanmıştır. Peki, fiziki olarak zarar görmüş konuşma bölgesi nasıl tekrar işlev kazanabiliyor? Bu nokta incelendiğinde, konuşma ile uzmanlaşmış bölgenin sağlıklı nöronlarının tekrar bir örgütlenme içine girdiği ve bununla da kalmayıp beynin diğer işlevlere sahip uzman bölgelerinden nöron çaldığı tespit edilmiş. Konuşma bölgesi, örneğin dokunma ya da duyma bölgelerindeki nöronları, konuşma işlevini gerçekleştirmek için kullanmaya başlamıştır. Benzer olaylar bulmak zor değildir. Örneğin, beyin hasarı nedeni ile renk körü olmuş bir hastanın hareket algılama becerisinde olağan dışı bir artış gözlendiği vakada olduğu gibi. Bu veriler felsefede akıl için kullanılan ünlü “boş sayfa”(tabula rasa) ifadesine çok uymaktadır. Beynin bölgeleri her ne kadar doğuştan görev paylaşımı yapmış görünse de kalıtımsal olarak onlara verilen belli görevleri yapmak zorundalar anlamına gelmemektedir. Bu durum, beynin içinde bulunduğu çevre şartlarından nasıl etkilendiğini gösteren iyi bir örnektir.

Bazı otistik bireylerde görülen, olağan dışı hesap ve hafıza yetileri yine bu durum ile açıklanabilir. Bu insanlarda konuşma yetisi ve benzeri zihinsel faliyetler bozuk olmasına rağmen bu işlevlerden sorumlu bölgelerin başka zihinsel faliyetlere kayma durumu gerçekleşiyor olabilir. Aynı tümörlü hastada olduğu gibi duyma bölgesindeki nöronlar önceden saptanmış görevleri dışına çıkıp diğer bir işlevin yerine getirilmesinde çalışıyor olabilir. Bu durum, beynin belli bir işlev için fazlaca bölgeyi kullanması olarak da tanımlanabilir. Daha çok otistik bireylerde görülen bu yetiler, zekanın doğuştan geldiğini çağrıştırabilir oysa bunlar beynin teknik işlevlerinden bir kaçıdır. Zeka, yaratıcılık, beynin pek çok farklı işlevinin bir arada çalışması ile ortaya çıkar. Zekanın ne olduğuna en güzel örnek sanırım karıncalardır. Tek tek karınca bireylerinin pek bir zeka göstergesi yoktur, fakat birlikte ortaya koydukları davranış ve işlemler, karınca bireylerinin zekasının çok üstünde eserler ortaya çıkarır. Beynimizin zeka gösterisi karınca yaşantısından pek farklı değil. Zihnin ortaya koyduğu eseri değerlendirmek mümkündür fakat eserin ortaya çıktığı zihni derecelendirmeye çalışmak, karınca kolonisi içinde bir yerde zekayı aramaya benzeyeceğinden, boşa bir çaba olacaktır.

Beynimizi kendimiz, yani yapıp ettiklerimiz şekillendiriyor. Daha da net söylersek, beynimizi nasıl kullandığımız onun nasıl bir örgün yapı oluşturacağını belirleyen en önemli etken. Bu mantıktan yola çıkarsak, insan olarak “kendimizi şekillendirme” sorumluluğumuzun, biz her ne kadar onu yok saymaya çalışsak da varolduğu ve yerine getirilmeyi beklediği ortadadır. Bunun kavranması, insan düşünce hayatında bir tabunun daha yıkılmasını sağlayacaktır.Son olarak, “dahi” sözünü hakkı ile elde etmiş birine kulak verelim:

“Benim özel bir yeteneğim yok; sadece tutku derecesinde meraklıyım.” Albert Einstein


Explore posts in the same categories: Deha ve Zeka Üzerine

Etiketler: , , ,

You can comment below, or link to this permanent URL from your own site.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: